Puslu Kıtalar Atlası: Düşlediğimiz İnsanlar Gerçekten Var mıydı?

Puslu Kıtalar Atlası: Düşlediğimiz İnsanlar Gerçekten Var mıydı?

Ömer Faruk Kandilci | 22/10/2026 | 0 Yorum | 8 Defa Okundu

Bazı kitaplar bittiğinde kapağını kapatırsınız. Bazılarında ise kapağı kapatmak, başka bir şeyin de bittiğini kabul etmek gibidir.

Bir kitabı bitirmek ne kadar sürebilir? Sayfa sayısına, anlatımına, insanın okumaya ayırabildiği zamana göre değişir elbette. Ama bazen bir kitabın bitmemesinin sebebi ne kalınlığıdır ne de anlaşılmasının güçlüğü. Bazen insan, son sayfaya ulaşırsa hayatındaki bir şeyin de son bulacağını düşünür. İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası ile tanışmam bir arkadaşım sayesinde oldu. Birlikte okumaya karar vermiş, bitireceğimiz günü belirlemiş, ardından oturup kitap üzerine uzun uzun konuşmayı planlamıştık. Fakat hayat, kitaplardan daha öngörülemez hikâyeler yazabiliyor. Biz henüz son sayfaya ulaşamadan arkadaşlığımız sona erdi. Ben kitabı 55 günde bitirebildim. Oysa bu, benim için 55 gün sürecek bir kitap değildi. Belki de bitirmek istemedim. Belki son sayfaya ulaşmadığım sürece, birlikte başladığımız bir şey hâlâ devam ediyormuş gibi gelecekti. İnsan bazen bir kitabı değil, o kitabın kendisinde yaşattığı ihtimali bitirmek istemiyor.

Ve ben, bu kitabın son sayfasını çevirdiğimde yalnızca bir hikâyenin sonuna gelmediğimi fark ettim.

Belki de bazı hikâyeler gerçekten bitmiyordur. Yalnızca anlatılacakları başka bir zamana kalıyordur. Kim bilir, belki bir gün yarım kalan o sohbeti tamamlayacak bir masada yeniden karşılaşırız.

Ama o güne kadar, anlatamadıklarımı bu satırlara bırakıyorum.

Düşünüyorum, Öyleyse Varım. Peki Ya Düşlüyorsam?

İhsan Oktay Anar’la ilk tanışmam Puslu Kıtalar Atlası oldu.

Kitabın kapağını kapattığımda zihnimde dolaşan onlarca soru vardı. Fakat içlerinden ikisi diğerlerinden daha fazla yer etmişti.

İlki, Uzun İhsan Efendi’nin aynaya baktığında kendi yüzü yerine oğlu Bünyamin’in yüzünü görmesinin ardından söylediği şu sözlerdi:

“Düş görüyorum, öyleyse ben varım. Varım ama ben kimim?”

İkincisi ise kitabın sonlarına doğru karşıma çıkan ve sanırım uzun süre unutamayacağım şu cümleydi:

“Rendekâr yanılıyor: Düşünüyorum, ama sadece ben var değilim. Düşündüğüm için asıl sizler varsınız; sizler ve içinde yaşadığınız dünya.”

Rendekâr, bildiğimiz Descartes.

Hani şu meşhur, “Düşünüyorum, öyleyse varım.” sözünün sahibi.

Anar, yüzyıllardır felsefenin merkezinde duran bu düşünceyi alıp 17. yüzyıl Konstantiniyye’sinin sokaklarında bambaşka bir yere taşıyor.

Descartes, düşünen kişinin kendi varlığından emin olabileceğini söylerken Uzun İhsan Efendi sanki başka bir kapıyı aralıyor.

Ben varsam, düşündüklerim de var mı?

Düşlediğim insanlar gerçekten var mı?

Ya da daha önemlisi, benim dünyamda var olan bir insanın, gerçekte de benim düşündüğüm kişi olması gerekiyor mu?

İşte bu son soru, kitabı okurken zihnimde hiç beklemediğim başka bir yere dokundu.

Çünkü bazen insanları oldukları gibi değil, bize hissettirdikleri gibi tanıyoruz.

Birini hayatımıza alıyoruz. Onunla konuşuyor, gülüyor, planlar yapıyoruz. Zamanla zihnimizde ona ait bir yer oluşuyor. Güveniyoruz. Yanımızda olduğunu düşünüyoruz. Hatta bazen kendimizi, o insanın hayatında da aynı yerde sanıyoruz.

Sonra bir şey oluyor.

Ve insan, karşısındaki kişinin değişip değişmediğini mi, yoksa başından beri onu yanlış mı tanıdığını sorgulamaya başlıyor.

Belki de insanın en büyük yanılgısı, kendi dünyasında birine verdiği yerin, onun dünyasında da aynı karşılığı bulduğunu düşünmesi.

Uzun İhsan Efendi’nin sorusu bu yüzden bana yalnızca felsefi gelmedi.

Varım ama ben kimim?

Belki bunun bir de başka insanlara sorulan hâli vardır:

Sen varsın, peki benim tanıdığım sen kimsin?

Bir Atlasın İçinde Kaybolmak

Kitabın konusunu uzun uzun anlatmayacağım. Açıkçası istesem de hakkını vererek anlatabileceğimden emin değilim.

1681 yılının İstanbul’unda, Galata’da yaşayan Uzun İhsan Efendi bir dünya atlası hazırlamak istiyor.

Ancak bildiğimiz kâşiflerden biraz farklı.

Dünyayı gezmek yerine onu düşlemeyi tercih ediyor.

Oğlu Bünyamin ise babasının düşlerinde şekillenen dünyanın içinde yolculuğa çıkıyor. Karşısına insanlar, olaylar, sırlar ve cevaplanması hiç de kolay olmayan sorular çıkıyor.

Bir tarafta düşleyen bir baba, diğer tarafta yaşayan bir oğul.

Peki hangisinin dünyası gerçek?

İlk bakışta tarihî bir macera okuyormuşsunuz gibi geliyor. Fakat sayfalar ilerledikçe hikâyenin içine başka hikâyeler, karakterlerin geçmişlerine başka geçmişler karışıyor.

Birinin kim olduğunu öğrendiğinizi düşünürken aslında hiçbir şey bilmediğinizi fark ediyorsunuz.

Bir karakteri çözdüğünüzü sanıyorsunuz, birkaç sayfa sonra bütün düşünceniz değişiyor.

Üstelik Anar bunu öyle ustalıkla yapıyor ki bazen okuduğunuz bir ayrıntının önemini onlarca sayfa sonra anlıyorsunuz.

Benim bu kitapla ilgili söyleyebileceğim en net şey şu:

Puslu Kıtalar Atlası, okurken anlamaya çalıştığınız, bitirdikten sonra ise anladıklarınızdan şüphe ettiğiniz bir kitap.

Sanırım güzelliği de biraz burada.

Konstantiniyye’nin Sokaklarında

İtiraf etmeliyim, kitabın ilk sayfalarında biraz zorlandım.

Osmanlıca kelimeler, alışık olmadığım anlatım biçimi, uzun cümleler…

Bazı satırları yeniden okuduğum oldu.

Fakat ilerledikçe başlangıçta zorlandığım dilin, aslında hikâyenin en güçlü taraflarından biri olduğunu fark ettim.

Anar, okuru yalnızca eski İstanbul’a götürmüyor. Sanki o dönemin insanlarından biriymişsiniz gibi düşünmenizi sağlıyor.

Meyhaneler, dar sokaklar, yeniçeriler, dilenciler, lağımcılar…

Herkesin bir hikâyesi var.

Üstelik bu hikâyeler her zaman ciddi değil.

Bazen oldukça karanlık bir olayın ortasında gülümsüyorsunuz. Bazen komik görünen bir sahnenin arkasından insanı uzun uzun düşündüren bir mesele çıkıyor.

Tarih, felsefe, fantastik anlatım ve mizah birbirine karışıyor.

Normalde yan yana gelmesi zor görünen bütün bu unsurlar, Anar’ın kaleminde aynı dünyanın parçaları hâline geliyor.

Belki de yazarın en büyük başarısı bu.

Bize hiç var olmamış bir dünya anlatmak yerine, var olduğunu bildiğimiz bir dünyanın hiç bilmediğimiz ihtimallerini gösteriyor.

İnsan Kendi Düşlediği Dünyada Ne Kadar Yaşayabilir?

Kitabın en çok üzerinde düşündüğüm tarafı, gerçeklikle düş arasındaki sınır oldu.

Uzun İhsan Efendi’nin dünyayı düşleyerek anlamaya çalışması, bana insanın kendi hayatında kurduğu görünmez atlasları hatırlattı.

Hepimizin bir atlası var aslında.

İçinde tanıdığımız insanlar, gittiğimiz yerler, yaşadığımız anılar ve henüz gerçekleşmemiş ihtimaller bulunuyor.

Bazı insanları bu atlasın merkezine yerleştiriyoruz.

Bazılarına hiç farkında olmadan uzun yollar çiziyoruz.

Bazılarıyla henüz yaşanmamış günlerin planını yapıyoruz.

Ama bizim çizdiğimiz yolların, başkalarının haritalarında da bulunması gerekmiyor.

İşte insan bunu bazen geç öğreniyor.

Ben de bu kitabı okuduğum günlerde, hayatımdaki bir insanla ilgili bazı şeyleri yeniden düşünmek zorunda kaldım.

İnsanın birine duyduğu sevgiyle, ondan beklediği arkadaşlık birbirinden farklı şeylermiş.

Bunu biliyordum belki, ama yaşayınca daha iyi anladım.

Birini sevebilirsiniz.

Ona karşı söylemediğiniz, belki hiçbir zaman söyleyemeyeceğiniz duygularınız olabilir.

Fakat bazen insanı asıl kıran, o duyguların karşılık bulmaması değildir.

Asıl kırgınlık, bütün duygularınızdan bağımsız olarak değer verdiğiniz bir insanın, size bir arkadaş olduğunuzu bile hissettirememesidir.

Benim kırgınlığım da biraz böyleydi.

Bir ihtimalin gerçekleşmemesine değil, var olduğuna inandığım bir arkadaşlığın son zamanlarda bana hissettirdiklerine kırıldım.

Çünkü sevgi başka bir şey.

Dostluk başka.

Ve insan bazen sevdiği kişinin kendisini sevmemesini anlayabilirken, arkadaş bildiği kişinin yanında kendisini bir arkadaş gibi hissedememesini kolay kolay anlayamıyor.

Kitaptaki düş meselesi burada yeniden karşıma çıktı.

Acaba biz insanları gerçekten tanıyor muyuz?

Yoksa onlarla yaşadıklarımızdan, söylediklerinden, sustuklarından ve bize hissettirdiklerinden kendimize bir insan mı oluşturuyoruz?

Belki ikisi de.

Belki gerçek insanla bizim zihnimizdeki insan hiçbir zaman tamamen aynı olmuyor.

Yine de bu, birlikte yaşanan güzel anların gerçek olmadığı anlamına gelmiyor.

Bir şeyin sonradan değişmesi, geçmişte yaşandığı hâliyle güzel olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Buna inanmak istiyorum.

Elli Beş Günlük Bir Yolculuk

Bir kitabı 55 günde bitirmek, benim okuma alışkanlığım düşünüldüğünde uzun bir süre.

Elbette hayatın telaşı, işler, yorgunluklar vardı.

Ama kendime karşı dürüst olmam gerekirse mesele yalnızca bunlar değildi.

Kitabı her elime aldığımda, bir zamanlar üzerine konuşmak için sözleştiğimiz günü hatırlıyordum.

Hangi karakteri sevecektik?

Hangi olayda farklı düşünecektik?

Hangimiz kitabın sonunu daha önce tahmin edecekti?

Belki de ikimiz de hiçbir şey anlamadığımızı söyleyip gülecektik.

Bilmiyorum.

Artık öğrenemeyeceğim.

İnsan bazen gerçekleşmeyecek bir planın yasını, gerçekleşmiş bir anıdan daha uzun tutabiliyormuş.

Çünkü anıların bir sonu var.

Ama ihtimallerin sonunu insan kendisi yazmak zorunda kalıyor.

Kitabın sayfaları azaldıkça içimde garip bir his oluştu.

Sanki son sayfayı çevirdiğimde, o gün için verdiğimiz söz de tamamen geçmişte kalacaktı.

Oysa arkadaşlığımız kitap bitmeden sona ermişti.

Ben yalnızca bunu kabullenmekte biraz gecikmiştim.

Belki de bu yüzden 55 gün sürdü.

Bir kitabı bitirmek için değil, bir ihtimalin artık gerçekleşmeyeceğini kabul etmek için ihtiyacım vardı o günlere.

Düşündüğüm İçin Asıl Sizler Varsınız

Kitabın sonlarına doğru karşıma çıkan cümleye yeniden dönmek istiyorum.

“Rendekâr yanılıyor: Düşünüyorum, ama sadece ben var değilim. Düşündüğüm için asıl sizler varsınız; sizler ve içinde yaşadığınız dünya.”

Bu sözün felsefi tarafı elbette çok daha derin.

Anar, varoluşun, gerçekliğin ve insan zihninin sınırlarını sorguluyor.

Ama ben bu cümleyi kendi hayatımdan bağımsız okuyamadım.

Çünkü bazı insanlar hayatımızdan çıksalar da düşüncelerimizde yaşamaya devam ediyor.

Bir sokaktan geçerken, bir şarkı dinlerken, bir cümle okurken…

Bazen hiç beklemediğimiz bir anda hatırlıyoruz onları.

Artık konuşmuyor olmamız, hiç konuşmadığımız anlamına gelmiyor.

Artık yan yana gelmeyecek olmamız, bir zamanlar aynı masada oturduğumuz gerçeğini değiştirmiyor.

Ve belki de bir insanın hayatımızdaki varlığı, yalnızca bugün bizimle olup olmamasıyla ölçülmüyor.

Bize kattıklarıyla, değiştirdikleriyle, farkında olmadan öğrettikleriyle de varlığını sürdürüyor.

Fakat burada kendime hatırlatmak istediğim bir şey var:

Bir insanı hatırlamak, onunla kaldığımız yerden devam etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor.

Güzel şeyleri inkâr etmeden de uzaklaşabiliriz.

Birini özleyip yine de geri dönmek istemeyebiliriz.

Birine teşekkür edip aynı zamanda ona kırgın kalabiliriz.

İnsan duyguları her zaman birbirini ortadan kaldırmak zorunda değil.

Belki de büyümek biraz bunu öğrenmek.

Bitmeyen Bir Kitap Sohbeti

Puslu Kıtalar Atlası bittiğinde kafamda hâlâ cevaplanmamış sorular vardı.

Bazı karakterleri yeniden düşünmek, bazı bölümleri tekrar okumak istedim.

Hatta kitabın sonunu okuduktan sonra bir süre hiçbir şey yapmadan oturdum.

Yani şimdi bütün bunlar…

Cümleyi tamamlayamadım.

Sanırım Anar’ın istediği de biraz buydu.

Okurun eline bütün cevapları vermek yerine, onu kendi sorularıyla baş başa bırakmak.

Bu kitapta en çok sevdiğim şeylerden biri, okuduğum hikâyenin yalnızca sayfalarda kalmaması oldu.

Gerçek nedir?

Bir insanı tanımak ne demektir?

Yaşadığımız dünya, ona yüklediğimiz anlamlardan ne kadar bağımsızdır?

Ve insan, kendi düşlediği bir şeyin gerçek olmadığını fark ettiğinde ne yapmalıdır?

Bütün bu soruların kesin cevapları olduğunu sanmıyorum.

Belki de her okur, kendi hayatından bir parçayla cevaplıyor onları.

Benim cevaplarım da bu 55 günün içinde biraz değişti.

Kitabı birlikte okuyup konuşacağımız insanla artık konuşamıyor olmak, kitabın bende bıraktığı en tuhaf duygulardan biri.

Çünkü bazı kitaplar gerçekten de üzerine konuşulmak için okunuyor.

Benim de anlatmak istediğim çok şey vardı.

Altını çizdiğim satırlar, aklıma takılan karakterler, anlamakta zorlandığım olaylar…

Şimdi bunları burada anlatıyorum.

Belki de bu yazı, hiç gerçekleşmeyecek o kitap sohbetinin benim tarafımdan söylenmiş cümleleri.

Son Sayfa

İhsan Oktay Anar’ın dünyasıyla ilk kez bu kitapta tanıştım.

Ve kesinlikle son kez olmayacak.

Yazarın kurduğu evreni, karakterlerin birbirine bağlanışını, tarihî anlatının arasına yerleştirdiği felsefi soruları gerçekten sevdim.

Her şeyi anladığımı söyleyemem.

Hatta bazı yerlerde hiçbir şey anlamadığımı düşündüm.

Ama bir kitabı sevmek için her satırını anlamak gerektiğine de inanmıyorum.

Bazen bir cümle yeterli oluyor.

Bazen o cümle, insanın hayatında tam da ihtiyaç duyduğu bir zamanda karşısına çıkıyor.

Benim için bu kitabın en önemli cümlesi, düşünmenin yalnızca kendimizin değil, başkalarının varlığına da açılan bir kapı olduğunu hatırlatan o cümleydi.

Belki de bu yüzden kitabı bitirmek benim için bu kadar zordu.

Çünkü bazı insanları hayatımızdan çıkarabiliyoruz ama düşüncelerimizden aynı kolaylıkla çıkaramıyoruz.

Yine de her hikâyenin devam etmesi gerekmiyor.

Bazı hikâyeler yaşandığı kadarıyla güzel.

Bazı insanlar hayatımıza bir süreliğine giriyor, bize bir şeyler öğretiyor ve sonra yollar ayrılıyor.

Bunu kabullenmek, yaşananları değersizleştirmiyor.

Bu kitabı bana tanıtan arkadaşıma da buradan teşekkür etmek istiyorum.

Yalnızca Puslu Kıtalar Atlası ile tanışmama vesile olduğu için değil.

Onu tanıdığım için.

Birlikte güldüğümüz, konuştuğumuz, paylaştığımız şeyler için.

Hayatımda güzel hatırlayacağım anların içinde bulunduğu için.

Son zamanlarda yaşananların bende bıraktığı kırgınlık, geçmişteki güzel şeyleri yok etmiyor. Etmesini de istemiyorum.

Keşke bazı şeyler başka türlü olsaydı, diyebilirim.

Ama olmadı.

Bazen insanın yapabileceği tek şey, yaşananları olduğu gibi kabul edip kendi yoluna devam etmek.

Bu kitabı birlikte bitiremedik.

Üzerine konuşacağımız o gün de hiç gelmedi.

Ama ben kitabı bitirdim.

Elli beş gün sonra.

Biraz geç, biraz eksik, biraz da başka bir insan olarak.

Ve şimdi düşünüyorum…

Uzun İhsan Efendi, düşlediği dünyanın içindeki insanların varlığından söz ediyordu.

Ben ise bir zamanlar kendi dünyamda önemli bir yere koyduğum insanların, artık o dünyanın içinde olmamasını anlamaya çalışıyorum.

Belki de her insan kendi atlasını çiziyor.

Kimi yollar başka insanların yollarıyla kesişiyor, kimi yollar bir süre yan yana ilerliyor.

Sonra bir kavşak geliyor.

Ve herkes kendi yönüne gidiyor.

O yolların bir zamanlar kesişmiş olması ise değişmiyor.

Bir insanın hayatımızdaki hikâyesi bitmiş olabilir. Ama o hikâyenin yaşanmış olması, başlı başına bir gerçek.

Ben artık kitabın kapağını kapatabiliyorum.

Çünkü anladım ki bir kitabı bitirmek, onu birlikte okumaya başladığınız insanı unutmak demek değil.

Ve birine kırgın olmak, onu tanıdığına pişman olmak anlamına da gelmiyor.

Teşekkür ederim.

İyi ki tanımışım.

Belki bir gün, hayatın hiç beklemediğimiz bir yerinde yollarımız yeniden kesişir. Belki o zamana kadar ikimiz de başka şeyler öğrenmiş, başka yollar yürümüş oluruz. Belki bugün birbirimize anlatamadıklarımızı o gün anlayabiliriz.

Kim bilir, belki de yarım kalan o kitap sohbetini bir gün tamamlarız.

Ya da yalnızca karşılaşıp birbirimize gülümseriz.

Bilmiyorum.

Ama artık biliyorum ki bazı yolların yeniden kesişme ihtimalini güzel bulmak, o kavşakta beklemek zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor.

Herkes kendi atlasında yürümeye devam etmeli.

Belki bir gün, aynı haritanın başka bir yerinde yeniden karşılaşırız.

Çünkü bazı hikâyeler biter. Bazılarının ise yalnızca bir sonraki sayfası henüz yazılmamıştır.

Ömer Faruk Kandilci


Etiketler